7/7/2009 ·

Kaderime yazılanı yazıyorum bu gece;

 

Sırlandı ayna…

 

Nasırlı yüzümü görmek bir adam boyu içime battı, mensubu olduğum acılarımın vücut ağrısı ise canıma, üzerime aldığım geçmişimin dikenleri de tenime… İşaret parmağını dudağına götürüp bana “sus” işareti yapan yazgımı bir kere daha affettim. Taş taş üstünde kalmayana kadar yıktım içimi. Duygularıma narkoz verildi. Haddim hududumu aştı bugün. Göz kapaklarımın arkasına sakladım tüm bedenimi. Tabanlarımın sertliği batmasın diye taşlara, karın üstü sürünüyorum yerlerde. Bir yudum kezzap bulabilsem serinleteceğim içimi. Sezaryenle alınan kalbimin esrik duygularına enjekte edilen sızı kavururken gözlerimi, aldanmayın yaşlarıma. Köklerimi kesen elleriniz, dallarıma mı kıyamadı yoksa? Bir pul gibi damgaladığınız mazbut hayatım fahişe ağzındaki ciklet değerinde. Soyadı bulunmayan çocuklarımın kaderleri yağmalandı insanların ağızlarında. Dişlerimi çekip, saçlarımı tek tek yoluyorlar uykularımda. Bu günlerde her gün babam ölüyor rüyalarımda. Ah Babacığım, bir kaburga daha bahşeder misin karın boşluğundan? Mezhebi belli olmayan hüznümün yetim sancısına sütannelik yapmaktan yoruldum. Aleyhime delil olarak kullandığım yokluğun her güne taş doğurtuyor artık bana. Kollarımı unutup ellerimi uzattığımda sana, tırnaklarım döküldü parmaklarımdan. Tırnak diplerimden sızı akarken ve derimin tüm gözenekleri ölüm solurken içime; ses etme! Uzattım boynumu ellerine, İsmail teslimiyeti gözlerimde. Belki tasma, belki hançer düşer nasibime…

 

Ölü kalabalıkların bulunduğu mezarlığa bir ceset daha eklemişim ne çıkar? Annemin yüzüsuyu hürmetine bir çapıt ört üstüme…

 

Topla paçalarını baba, kanlarım sıçramasın üzerine. Kaderinden kürtajla aldırdığın vücudum öldüğünü bilmese, acı çektiğini savunacaktı neredeyse.

 

Ayna…

Suret…

Kırıldı…

Hayat…

Yorum (4) Yorum yaz!

28/6/2009 ·

Yalnızlığın en derininde, ölümlerimiz yaşasın diye, kalabalık bir kader usturasına boyun bükerken, sen! Ben, hayatın itaat et komutlarını dik başlı bir gülücükle karşılamayı öğrendim... Sabahları çoktandır görülmemiş bir şehrin, hayal meyal şafaklarında tanıştık ellerinle. Havva'sı sendin, yasak elmasını bir ucundan dişlediğin, pas tutmuş bir cennet mevsiminin! “Birlikte atılacağımız bir dünyayı tek başına kullanmak affedilesi bir şey değil” diyordun bana. Belki de bu yüzden uğurlarken ellerini; anne kaybına bestelenmiş bir salayı okuyordu dizlerim! Karanlığın çıkartamayacağım kadar siyahı bulaşmıştı sen düşerken hislerime. “Gözyaşıyla çıkar mı” diye sormuştum sana! “Kanında yumuşat belki çıkar” demiştin... Denedim! Bu illetin kurtulası yollarını zorlarken, beraberinde kendimi de atmayı istedim uçurum kokulu özleminden. Ayaklarımdan tuttu dün bakışlı gözlerin! Sözlerin karşı çıkıyordu yer çekiminin beni iten öfkesine; düşemedim...

Ellerim ıslak! Dudaklarım yorgun bir ıslığın bestesini yapıyorken, “sök” dedim gözlerini zihnimden. Ellerin saçlarıma dokunurken, delil olarak bıraktığın parmak izlerin saç tellerimden kanıma karışıyordu! Çıplak gözle görülmeyen çarmıh sırtımdayken, parmaklarımı emanet edemezdim avuçlarına... Affet, hiç mesih olamadım hayatımda! Alın yazımı matbulaştıramadım beyaz kâğıtlarda. 'Biz'i kabullenecek bir toprak parçası bulamazken dünya üzerinde, seninle gökyüzü hayalleri kuramadım. Şimdi gözlerim, adından bir imza bırakıyor değdiği her yere. “Bir aşka bir ölüm yeter” demiştim, dinlemedin! Ellerimde kanının ıslaklığı, dudaklarımda ölüm ıslığı...

Öpülesi yalanlarına hasret kaldı çocuk yüreğim, şu çıldırası gerçeklerinin yetişkin bakışlarını demlerken düşlerimde... Keşkesi bol bu Nuh Tufanı’nın, sonu kayıp! Bizi bıraktığın kara parçasından kendimi almayı unutmuşum, sen bütün yanlarımızı sarıp koynuna götürürken. Biz çıkar mı dersin biriktirdiğim kahve fallarının kadere ait sözlerinden? Bir biz daha açar mı, irin kurusu toprağa susamış ellerimizden? Koynumuzda geziniyor kırk ayaklı öfkenin çıyanı. Hasret puslu geçiyor gecenin sara delikli süzgecinden. Görüyorsun işte! Adımsız geçiyoruz seninle, kilometresi bilinmez gök itimli bir atlasın hasretini. Dört ayaklı aklın haykırışları yükseliyor göğsümüzden. Sen gitmeyi özlüyorsun, bense dön demeyi! Zamansız diye ölçmedi mi çelimsiz bir rüzgâr, bütün tetiklerini çektiği fırtınanın saçlarımızdaki sismik etkisini? Ve sormak boyun borcu oldu artık: Haberimiz var mı, salya sümük ve yalın ayak terkedilmiş kalbimizden?

Yüzümün kıblesi bedenini tavaf ederken, sırtımı döndüğüm muteber mabedimin intihasını karışlıyorum. Vehimlerim gecenin karanlığına inat bir zifirilikle boğuyor derunumu. Vücudumdan arta kalan derilerimi yüzüme yamıyorum! Dişlerim kalınlaştıkça sözlerimi küçültüyorum… Haritası çizilmemiş gönlümün resmi dili sen oluyorsun! Dili cebren alıkonulmuş bir başkenti bulunuyor bedenimin. Aşkımın sıvı hali olan gözyaşlarımda boğuluyorum ben. Uykularımı didikledikçe düşlerimin acemisi sen oluyorsun. Puntosu büyük firakımızın gaz hali oksijenimi bitirirken, tüm seslerim çalınmış boğazımdan. Ağlamadan ve terlemeden, yaşamımın katı haliyle duruyorum karşında. Kirpiklerin tabutuma çivi olurken, kendi tükürüğümde boğuluyorum bu kez de! Mevsim normalleri altında can verirken, nefesim taşın suyunu içti artık. Annemin yorgunluğunu suratıma giyinirken, babamın ellerinin tütün kokusunu hissettim ellerinde. Ben aşkımı ve kaderimi miras bırakıyorum bir sonraki nesle!

Mütalaası bitti bu ömrün. Cesedine ulaşılamayan bir aşk daha geçti kayıtlara...

Realesma & Saad Nas
28.06.2009

 

Yorum (1) Yorum yaz!

9/4/2009 ·

                                Yüzümü yıkadım. Uçurumumdan bir ısırık alıp, tüm suskunluklarımı astım tavana. İtiraf ediyorum: Attığım tüm voltalar yüreğimi yatıştırmak içindi.

           

            Ağzıma gelen kanlarımı ciğerlerime taahhütlüyorum. İşte yine kanser büyütüyorum içimde. En yapay kahkahamla yanaklarımı ağrıtırcasına gülüyorum kaderime. Ağzımda kalan ithamlarım en arka dişimden başlıyor damağımı çürütmeye. Hangi gözümden yaşlanmaya başlayacağıma karar veremeden sırtımda unuttuğunuz bıçağınız geliyor aklıma. Aynı suç aletiyle yüreğimi şehreleyerek girmediniz mi içime? Siz, zaruri misafir, doğarken çektirmediğiniz sancıyı, ben ölürken yaşatmanız niye?

 

            Ezberlediğim teraneler bıyıklarınızda terlerken, “ezber bozduran” sıfatını ne çok yakıştırmıştınız kendinize? Bağışlayınız ama, bana nefes almayı öğretirken, ciğerlerimi patlatacağınızı tahmin edememiştim. Sizin suni teneffüsünüz defolu çıktı Bayım;

            Aldım, verdim,

            Verdim,

            Verdim

           

 

            Bir nefeslik havadan daha kaç kez karbondioksit üreteceksiniz? Halbuki ben sizin yanınızda üşümüşlüğümün farkına varmıştım. Şimdi çözüldükçe buzullarım, ağlıyorum. Takriben ne kadar süre sonra buhar olur gözlerim sizce? Dilim, gözlerinizde açtığınız hendeğe düştüğünde, kavlanan ömrümü fark edememişim. Terleyen avuçlarım yüreğinizin nasırlarını yumuşatamamış oysa. Adımlarınız gibi adamlığınızı da sağlam sanmıştım. Öpmeyin artık yanılan yanlarımı, miadı doldu sıfatınızın.

 

            Bir gece önceden tuzlu suya bastırılmış yüreğim, artık bir organ sadece. Yaşamak bir beden küçük, ölüm ise bir numara büyük geliyor vücuduma. Öl öl bitmiyor ızdırabım. Sayın Katil’im, gasp ettiğiniz geleceğim ademelmanızı biraz daha tümsekleştirdi mi? Sayın Cellat’ım, tekmenizi sehpaya savurmadan önce son arzumu sormayı unutmadınız mı? Bak işte, fırlattığınız gençliğim kalabalık bir toplu mezarda.

 

            Sayın Konuk’um tebessümlerinize basmadan sekiyorum sizin düşünüzde. Ve dilinizden devşirdiğim düşleri kelepir fiyatına satışa çıkarıyorum. Yokluğunuzla terbiye ediyorum aklımı. Astarı yüzünü geçen aşkınızı, yüreğime teyelliyorum. Çürüyen gözyaşlarımı kirpiklerinizde damıtıyorum. Tekit ettiğiniz acizliğinizin, muhayyel sancılarını sizin adınıza ben çekiyorum. Rahatsız olmayınız diye, uykularımdan uyanıp acımı sallıyorum ki, çabuk büyüsün.

 

            Beni bıraktığınız cami avlusunda “ölü yıkayıcısı” unvanlı bir işçiyim artık. Ve öğrendim ki, fahişelik tene dokununca bulaşmıyormuş insana. Bu ölümün bedeli hayattı. Ödettiniz. Korkmayınız Sayın Katil’im, ölümlere bağışıklığı var benim ruhumun. Ama ne olur bu kadar sert ölü olmayınız. Yüreğime batıyorsunuz! Hem beni öldürecek kadar sevmeyin. İnanın ben bu kadarını hak etmiyorum.

 

            Bu kadar sert ölmeyiniz dedim, şimdi hangi toprakla yamayacaksınız kalbimi? Aldırmayınız bana Bayım, ben nasılsa annemin ölü çocuğuyum. Yüzümü yıkayınca geçer ve delirme haklarımın tümünü saklı tutarım içimde.

Yorum (4) Yorum yaz!

5/3/2009 ·

Dara düştün... Ay ışığı koynunda yalnızlıklar büyütürken bırak yorsun gecenin kasveti seni. Çok değil bir kere ağlasan düşeceksin eşikten. Fakat ağlarsan kaç kere öldüğünü anlayacaklar. Bugün en sessiz hâlinle ölme zamanı Leylifer. Gözlerine göm yaşlarını ve sen alnından başla yaşlanmaya…

 

Yanağına varmayan yaşları avutmadan kan toplasın dizlerin. Başaklar boy vermeden nehrin yatağına aksın bana dönmeyen yüzünün suyu. Ömür yetmez ya yaşamaya, sen kaderini öldür içinde Leylifer.Yazgına çizdiğim her jilet kesiği sen yanlarıma yol oldu. Dizlerimde takat yok ki geleyim sana. Özlemim uç verirken yalnızlığıma, dudak kenarlarımdaki uçuklarım, yoksunluğunun ağıdını yaktı leylifer. Kambur kaderimin vebası değmesin içine diye, alnındaki acıları tırnağımın ucuyla kazıdım. Uykusuzlukları yağmalarken tenhada ölgün düşlerle bekledim. Karanlıkta uyuttum kirpiklerini. Anamdan emdiğim süt kadar helal, bastığım toprağın susması kadar haramdı yaşamak bana. Gözlerin uzanırken içimdeki karanlığa en çok ellerini sakladım gözlerimdeki kuyuya. Derin mezarlar kazdım yüreğime; ellerimin kiri sıvanmamalı yüzüne diye. Aşk eleyip merhamet dokuyan dokunuşlarının kavisi nakışlandı içime. Hangi gök saklar, hangi tanrı bağışlar bu sessizliği? Boğazımı yırtarcasına yuttum sensizliği.

 

Kahkahama sarılıp kaldı ustura ağızlı acılar. Her kesikte milyonlarca kahkaha bıraktım döl yatağıma. Hunharca katledildi gözlerim gülüşünden dönerken. Utançlar birikti yanağımın kırmızılığında. Geç dedim, kalbimi kıramayacaksan kırgınlığımdan geç. Uğursuz masallarla sınama kâbuslarımı. Sensizlik çok yitirmeli bulmaktır ya, darp izlerin kalır aranılan aşkın afişlerinde. Cebren alıkoyduğum bedenimde ayaklarım sana kuruluydu. Sensizliğimin hezeyanları uykularımı revan ederken sen hangi uykulu ağzınla nazar ettin gözlerime de göz kapaklarım müftehir yokluğuna… Takvim yaprakları eksilirken ömrümden, berkitilmiş yokluğunla izdivacımı sınama. Gelme!...Adımlarım sürüklenirken ardımca, yağmura seslendim kentin berisinde: Yağacaksan şimdi yağ. Yağmayacaksan usul usul çekil dizine kapaklanılan aşkın ayrılık romatizmasından. Kaybı verilmiş aşkın kurbanı ben oldum bir kez daha. Bu yenilgiler ölenin sonuysa ömür hakkımı niye çaldı saatler? Diz çöksem de divanında yüz sürmem ellerine. Fırtınalar geçmeden sen git, kalbim kalsın ardında. Ah Leylifer her adımında, gözyaşım yağmur oldu yağdı şehrine. Bir yüz sürümlük yüz görümlüğü niyetine. Her ıslaklıkta bir ölüm saklı katrelerim sana milyon kere hayat bağışladı. Bilme!.. Şimdi bana mezar olan senin kentinde kalbi atan bir ceset bulma hevesim saklı kursağımda. Şimdi hangi minvalle yapılmalı ayrılığın valsi?

 

Tutsaklığımı çapraz sorgularda kanatırken cevapsız ağlayışlarda yakaladın gözlerimi. Rüzgâra karşı durup dağıttım kokunu parça parça. Yol boyu sendeleyip aşk hatırına döküldü kanım gidişinle yarılırken hücrelerim. İçimde perişan ağıt… Dilimde giden gelmez türküsü… Çek ellerinin çıplaklığını aşkın feracesinden ki ar da aşktan sorulmasın artık. Aşkın yollarından dönerken ayak bileklerine dokundurduğum her çelmede kendim kapaklandım senli yanlarıma. Her düşüşümde muhtemel bir nedamet patlaması… Sensizlikle bezeli tenim opak odalarda ecel terleri provasında… Son nefesimi vermeden bir nefeslik dinleneyim bağrında. Ey Leylifer saçlarından dokuduğum kefen yeter mi ikimizin yaralarını serinletmeye?

 

Kalbimin paslı kilit sesleri yankılandı şehrin alacakaranlığında. Tüm ölümleri kovdum da kapımdan bir seni kovamadım tenimden. Saçlarıma astığım rüzgârla yonttum şehrin göğüne astığım yüzümü. Ucube beklentilerle aşındırırken kapını, kapana kısılmış içime adının yangınını ezberlettim. Küfür molalı ağlamalar armağan ettim kendime. Köprüler dinamitlenmişken nasıl geçeceksin elerimin karşısına? Hep aynı şarkının nakaratında ayaklarından as hasretimi içinin tavanına. Şiirlerden kalan terklerden ödünç al ayrılığı ve ölüm saatime uyarla.

 

Yüzünün tersine yürüyorum; aynaların bilinci kapalı. Tik-tak’ları bitti bu eyvah ömrün. Anılar elverirse gülüşümü hatırla Leylifer…

 

 

ESMA AYDIN

CENGİZHAN KONUŞ

 

Yorum (0) Yorum yaz!

27/2/2009 ·

                               Halimin arzu/halini yazıyorum…

 

            Bu sabah sonumdan kalktım yatağımdan. Parça pinçik olmuş düşlerimden, topuklarıma basmadan kaçtım soluk soluğa. Adım attıkça ardım sıra hüzünlerim dökülüyor pul pul. Ağrıyan nasırlarımı, müşteki gözyaşlarımla mumyalıyorum. Beyni ve gönlü kısırlaştırılan ruhum bedenimden halas olmak için cebelleşiyor. Ey Azrail, takatim yok benim ölmeye…

 

            Çığlığıma bir kabuk uyduramıyorum. Müphem yaşamıma bağdaş kurup çile pazarlıyorum. Acılarımdan peydahladığım hüzünlerimi, beni inşa ederlerken kullandıkları toprakta buluyorum. Uygun adım yürüyorum hazin bahtiyarlığıma. Artık “olabilirlik unsurlarıma” bile tenezzülüm yok. Bol bol dayak yiyip, türlü türlü hakarete uğruyorum. Şikâyete gidip gözyaşlarımı göstereceğim kimse yok! Ey hayat, iğne ile mezarını kazdığın bu cenazenin kanına sen girdin! Şiddetli geçimsizlikle boşanıyorum senden…

 

            İntiharıma tam teşebbüsten kendimi tutuklatıyorum. Kendi imhamı kendim alkışlıyorum. Cesedimi ifşa ediyorum ömür verdiklerime. Katliamım tam isabet! Ölümle izdivacımı hoş gördüm. Kefenimin cebindeki ölüm tefsirimi ayağımın ucundaki raporuma iliştiriyorum:

 

            Saçlı deri kaldırıldı, yüzünde aleni olan travma sonrası morluklar, kan pıhtısı olarak alt derideydi.

Kafatası açıldı ve sayısız kırık tespit edildi. Beynin kıvrımlarında yaşamın geçmiş darplarından oluşan, eski yaralara bağlı birçok kurtçuğa rastlandı. Ağız muayenesinde, dil damağa yapışmıştı. Maktulün hiç konuşamamış olduğu saptandı. Boğaz ve boyun bölgesindeki yumuşak doku, kemik ve kıkırdaklar, teveccüh göstermekten dolayı, artık pelteleşmiş haldeydi.

Göğüs kafesi açıldı. Akciğer normal morfolojinin oldukça altındaydı. Ümitsizlikten ciğerlerine hiç oksijen gitmediği tespit edildi ve birçok lezyona rastlandı. Aort damarı acıdan tıkanmış vaziyetteydi. Hayal kırıklıklarından ötürü kalbin iç boşlukları organdan daha büyüktü.

Karın açıldı, kadere kurban ettiği aşkının gümrah cenini, karın boşluğunun tamamını kaplamıştı. Vakanın genel anatomisinde ise yaşama karşı dirençsizliğinden ötürü, eklem yerlerinden kırılmış bir iskelet yapısı mevcuttu.

SONUÇ: Geçiremediği geçmişinin, acımasızca ruhuna indirdiği şiddetli darplarla yavaş bir ölüme terk edilmesi, maktulün insanlara olan güvensizliğine sebebiyet vermiştir. Adli tahkikat, dış muayene ve otopsi bulgularına göre, vahim kaderine itimatsızlığından sebeple, umut yetmezliğinden eks olmuştur.

 

Doğum: Aralık 1982

Ölüm   : Aralık 1982

 

Doğarken ölenler listesine yardakçı harflerle kazınmış adım, yaşıyor taklidi yapan cenazem, çoktan çürümüş ruhum şimdi öldüğüm yerde.*

 
* Katiller hep cinayet yerine geri dönerler.

Yorum (0) Yorum yaz!

Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket

« Önceki ::

Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket



reaLesma.com